pasifloradan daha hafif olmayan herhangi bir eczanede satılan ya da satılmayan hiç farketmez her şey midemizle buluştuğunda beynimizde bir takım duygularla buluşur ve buna biz komikli kadın şiiri diyoruz
10 Ekim 2012 Çarşamba
günlüğümden bir sayfa blogumuza gelsin:
8 ekimde bir başka blogta yayınlanmak üzere hazırlanıp buraya daha uygun görüldü.
çok uykuluyum günlük. gene erkeklerin ve paranın yönettiği dünyalarda hayatları kararan deliren acı çeken kadınlarla alakalı bir film izledim gene alt üst oldum. lorna'nın sessizsizliği filmin adı.
sana bir şeyler anlatacağım. bunları neden anlattığımı okuyunca belki anlarsın. ajite oldum biraz da filmden gerçi.
ben ister istemez acının ve iktidarın "hiyerarşi"sini yapıyorum günlük. bildiri yazıyomuş gibi konuştuğum ya da korkup yalnız kalıp ilgi çekmek istediğim zamanlar dışında hiç anlatmadığım unutulmaya yüz tutmuş şiddet baskı tecavüz hikayelerim var. bu hikayelerle barışmak, onları kabullenmek kolay olmadı. benim nasıl bir insan olduğumu neye ne tepki vereceğimi ben hiç bilmedim o yıllar boyunca. kimseyi sevesim gelmedi. elimi uzatsam kolumu kaptıracakmışım gibi geldi kaçtım insanlardan. aynı hafta içerisinde üç beş farklı evde uyanıp hepsinden koşarak kaçtığım günler geçti. bedenimin sınırlarını da bilmiyordum. ne istediğimi, neyin bana iyi geldiğini. kim olduğumu bilmiyordum. ve bunu bir "erkek" olmadan bulacağım diye inat ettim. çok inat ettim. hepsinden nefret ettim gizli gizli. çok koyu feministtik sözde biz. çok gençtik, çok gözümüz korkmuştu, o yüzden içimize kapanacağımıza saldırgan olduk. onu da tam olamamışız sonra anladık. nasıl mı? işte tam artık özgüvenim rayına girmiş, sinir krizlerim azalmış, titremeler ağlamalardan eser kalmamış derken bir eve girip çıkmaya başladım. işten arkadaşlar. derken kalıcı oldum. iki sene kaldım o evde. o süre içerisinde nefretimi yendim. insanlara yeniden güvenmeyi öğrendim. huzurluydum. sonra tam da feminist olamayışımızı nasıl anladığımız kısmı.. çünkü o iktidar denen mesele tam sen güvendim diyip gözünü kapatıp boşluğa adımını attığın anda yakalayıveriyor seni. sözde özgürsün ama dört duvara kısılmışsın. bir bakmıştım çamaşır asmak, kedinin yemini vermek üzerinden dönen bir hayat. her şey "politically correct" halbuki. işbölümüsü ekonomisi filan. ben yurtta kalmak istiyorum bu haftasonu, eve gelmeyeceğim diyorum mesela, akşamında elinde çiçekler yurdun kapısında bi adam. bi yemek, bi kahve, bi bakmışım gene aynı dört duvar arasındayım..bak çiçek diyorum, gel de "şiddet"ten bahset. belki de en tehlikelisiymiş o, bilememişim. o korktuğum bağrış çağrış kavgaları kapı çarpıp tabak kırmaları bile aradığımı hatırlıyorum. hissetmiyordum çünkü. annanemden annemden bi farkım var mıydı emin değildim. kadının özgürleşmesi bu muydu? bunu mu okumuş etmiştik biz? öyle özgürlük benden uzak olsun diye o kapıyı çektiğim gün aklımda kalan tek tablo koltukta oturan bir adam, poşette bir somun ekmek ve mal bir kediydi. çamaşırları yeni asmıştım. hafifledim. çok hafifledim. o ilk fiziksel şiddet deneyiminden sonra oralara dönmeyeceğimi biliyordum. o kapıyı çektikten sonra bir daha girmeyeceğimi de öyle öğrenmiş oldum.
acı hiyerarşisi dediğim bu işte günlük. başka türlü var olamıyorsun bazen, kıyaslıyorsun. yanılıyorsun. şiddetin iktidarın türlü türlü kılıklarda kol gezdiğine kafan basmıyor. aklı başında doğru düzgün bir adamı bir psikopatla kıyaslayıp seviniyorsun. sonra gene en başa dönüyorsun. ben hala sıfır noktasındayım günlük. öğrendiklerim hem çok işe yaradı hem hiç bir işe yaramadı. hala kervan yolda düzülür kafasındayım. eşiğim yüksek diye övünüp bazı acılara esnek esnek geliyorum. sonra bu özgüven bana "bilincimi" hatırlatıyor, mesela sonra da ben çok çamaşır astım örneğimiz buysa. ne kadar normal ne kadar düz çamaşırlardı onlar, yüklediğim anlamlar olmadan. bilinçli olarak ilerledikçe her sabah yeniden sorgulayıp hesaplayınca aynı oyuna bir daha gelme olasılığın düşüyor. ama tehlike hep kapıda onu da biliyorsun. hem zaten tam da ben anlamadan gelişiyorsa bağımlılık şimdi nasıl anlayabilirim? iyi kalpliliği, iyi niyetliliği, eşitliği inşa etmiş olduğunu nereden test edersin? bunu kırılma noktasına gelmeden bilemiyorsun. o zaman da iş işten geçmiş oluyor.
yani ben bir şey bilmiyorum. o inatçılığımızın, annemiz gibi olmama sıkıntımızın özgürlük takıntımızın koca bir yalandan ibaret olduğunu biliyorum.çünkü karşımdaki insan ne kadar tehlikeliyse ben de o kadar tehlikeliyim diyordum kendime. mesela bu yetmişlerin feminist kadınları kapitalizmin kadını metalaştırmasına duydukları öfkeyi ifade ederken topuklu ayakkabı giyip makyaj yapan kadınları da oyuna gelmiş diye beğenmezlerdi, çok sevdiğim ablaları da bir kalemde harcadım ama kabaca anlatıyorum işte, sen yabancı değilsin günlük, sonra hareket bunlarla barıştı ve ben topuklu ayakkabı giyerek mutlu hissediyorum'cular çoğaldı ya. tabi kim bilebilir oyuna mı gelmişlerdi onlara sunulan kaç farklı model vardı ki özgürce seçebilirlerdi yoksa özgürler mi? bak bunlar çok önemli iyi takip et.. biraz alakasız bir anolojiden girdim çünkü. ama ben ancak "nasıl seveceğime" kendim karar verirsem mutlu olurum diyorum artık kendime. histerimle barıştım. ama en çok bütün bu alanların dışında kalarak sevebilmeyi isterdim. yani benim aklımdan geçen, olmasın kimsenin derdi isterdim. bir günüm bir günümü tutmasın varsın. beyaz eşyasız terliksiz kedisiz aşk. evde değil sokakta aşk. bir de birisine kendimizi adadığımız zaman kimse bunu annemizden öğrendiğimiz ve ezildiğimiz için bizi suçlamasın isterdim. ama ortada böyle bir suç varsa en önce biz kendimizi suçluyoruz zaten. gene aynı oyunu bile bile niye oynuyorsun diye soruyoruz. bazen rol yapıyoruz çok özgürüz ki biz aslında diye birbirimizi kandırıyoruz, erkeklerle olan ilişkilerimizde biz olamadıkça birbirimizden kopuyoruz. içimden gelenlerin bir kısmını bastırmak zorundayım. kadınlığımın tarihsel rolünü yeniden üretmek istemem kendi takıntılarımla. "kendim olmaktan kendi isteğimle vazgeçtim, aşk uğruna ölmeyi ben kendim seçtim" diyemezsin. haklı olarak gülerler sana. "acaba nasıl kendin seçtin? mecbur muydun yoksa hakkaten mi seçtin? neden bi kere de onlar ölmedi?" derler. yani olmuyor olmuyor. bu dünya bizim değil ki. çok komik ama çok masum şeylerden bahsediyorum. çoğul herkese yeten herkesin iyiliğini isteyen sahipsiz mülkiyeti aidiyeti olmayan sevgilerden. yok öyle bişey. demek elimizde olanın kritiği ilişkilerin kendisi olacak.
bazen sırf içimden geldiği gibi aşık olabilmek için erkek olasım geliyor. o zaman nasıl yakışırdı bana, destansı holywood hikayeleri çıkardı benden. çünkü her şeyi yapabilmenin, birinin ardından koşabilmenin, ona her istediğini verebilmenin iktidarı erkekte ya masallarda filmlerde. (ha işte o beyaz atlı prenslerin allah belasını versin.) ben neden çoktan reddedilmiş bu role kız başıma kalkışıyorum, belki psikolojik bir açıklaması vardır, bilemeyeceğim. güçlü kadın olacağız derken sapıttık mı acaba? neyse işte doluya koysam olmuyor vesair günlük. bize bu dünyada rahat yok. gönül ister ki güneşleri söndüreyim yıldızları taç yapayım dağları deleyim. ama buna ne feministler ne profeministler izin verir. ne de ben. çünkü özgür olmalıyım. çünkü özgür bırakmalıyım. oldu mu günlük? özgür müyüz biz? ben bu sefer aynı hikayeye bile bile girmeyeceğim dedim. uğraştım da çok. dışardan öyle görünmemiş olabilirim, ama gün geçtikçe bağımlılıklardan arındım. siz?
conclusion paragrafında as i mentioned above
demek elimizde olanın kritiği ilişkilerin kendisi olacak.
bize bu dünyada rahat yok.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder