21 Eylül, Kambur'un bahçesi.
"En karanlık zaman, şafaktan öncedir. İyice düşmen lazım ki kalkabilesin. Bazı insanlar bunu başaramaz, kalkamaz. Lanet olsun o insanlara! Üzülünecek insanlar onlardır." Bunları yazarken sohbette geri kaldığımı düşünüyordum ama ilginçtir ki, arada hiçbir şey konuşulmamış gibi "üzülünecek insanlar" diyordu kadın hala. "30'la 60 arasında yaşayacağın şeyin haddi hesabı yoktur ama 60'la 90 arasında ne yaşayacaksın?" Pilavımı yerken bir şeyler okurum diye düşünüyordum buraya gelirken, insan tek bir işle meşgul olunca mahcup hissediyor; şimdiyse yan masada konuşulanları not etmekten pilavı yiyemiyorum. Kadının her cümlesi ayrı slogan, ayrı özdeyiş... Yardıma muhtaç olduğunu düşünmediği insanla iletişim kuramazmış, hiçbir zaman birilerinden yardım isteyemez, omuzlarını düşünüp karnını çıkaramazmış gibi. Özgüveninin baskısını oturduğum yerden bile hissedebiliyorum. Biraz pilav yiyeyim. Etrafı izlerken beni çembere alan masalardan bir başkasında oturan adamla göz göze geldim. Şu an garsonla gülerek bir şeyler konuşuyorlar, önceden tanışıyor olmalılar. Bu noktada garsona kızmalı mıyım, minnettar mı olmalıyım, emin olamıyorum. Adamın sesi, benim ona zihnimde yerleştirdiğim sesten çok daha ince. Garsona dönüp "O laf attığın adam tam benim hakkımda düşünmeye başlıyordu; sen engel oldun." diyesim geliyor. Garson böyle bir şeyden suçluluk duymaz, ancak "ne deliler var şu dünyada" diye güler herhalde. Adam yine tekliğine döndü, belki göz göze neden geldiğimiz üzerine düşünmeye devam ediyordur. Onun zihninden neler geçtiğini bilemeyecek olsam da, şu an benim onun üzerine bu kadar kafa yorduğumu asla tahmin edemeyeceğinden eminim. Halbuki adamı doğru dürüst görmedim bile. Başımı kaldırıp bakasım geliyor ama hakkında bunca şey yazmış olmak arkasından konuşmak ya aynı zamanda, yüzüne bakacak cesaret bulamıyorum. Bir diğer masada dört beş kişi kötü espriler yapıp gülüyorlar; mutluluk bu olsa gerek. Çünkü mutluluk, bende ya da başkasında, hep rahatsız edici ve ahmakça göründü gözüme. Yine aynı rahatsızlığı duyuyorum. Para çekmeliyim. "Para kazanan benim." Yan masada oturduğu yerden slogan atan kadın sanki benim zihnimle bağlantı kurdu. Düşündüğüm sözcükleri cümle içinde kullanıyor. Konuşurken benim düşüncelerimin yetişmesini bekliyor. Ya da düşüncelerim hızla akarken, hareket halindeki bir trene aniden atlayıp yakaladığı vagonun hikayesini çalıyor. Aynı anda ortama dahil olan ezan ve inşaat sesleri, masaları benden biraz uzağa taşıdı. Reklamlar. Yeni yeni oluşan 'k' yerine 'x' yazma eğilimim bir şeye mi işaret? Ezgi bilinç akışı kisvesi altında edebi metin diye yutturulan yazıları sevmez. Ben de sevmem. Ama beynimi dökmek istiyorum. İnşaat seslerinin etraftaki konuşmaları parçalayışı gibi benim de birazcık edebiyat parçalamamdan zarar gelmez herhalde. Ama bu yazıya başladığım anki kadar hızlı akmıyor kalemim artık. Durup kelimeleri ayıklıyorum, seçtiğim kelimeyi önce yazıp sonra karalıyorum. Hiçbir kelimenin üzerini çizmeden sonsuza kadar yazmak isterdim ama yazım da bozulmaya başladı. Kalksam iyi olacak. Kadın; her işini tek başına yaptığından, kimseden hayır gelmediğinden bahsediyor. Bahsi sırasında bir sürü örnek veriyor, söylediklerinin ana fikrini o bilmezken ben biliyorum. Karşısındaki adamla hararetli bir şekilde konuşuyor. Adamın sesini, kendi konuşması esnasında bile duymuyorum. Kadın tek başına konuşuyor, hatta aslında fark etmeden benle konuşuyor. Benim on beş-yirmi yıl sonra kurmaktan korktuğum cümleler yardımıyla bağladı beni masaya. Ama kurtulmam gerek. Zihnimi ele geçirmesine izin vermemeliyim. Gerçekten artık kalksam iyi olacak. Kadın benimle gözgöze gelmemekte kararlı. Beni görürse "Ne hale geldim ben?" diye düşünmekten korkuyor çünkü. "İnsanlar değişmez. Sen kendini korumaya alacaksın.", diyor. Bu kadarı da fazla. Ben, o olmuşum bile. Eşyalarımı bırakıp kaçasım geliyor. Mazoşist bir zevk duyuyorum eşzamanlı. Kalksam iyi olacak, evet; ama pek de kötü hissetmiyorum. Mutsuzluk, karşıtı kadar rahatsızlık vermiyor. Haydi, bugün de kapatıyoruz dükkanı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder