31 Aralık 2011 Cumartesi

Sıra Göllerdeki Kayıklı Kaçakçılar

Şiirin üstüne söz söylenmez ama demek istediğim şey şu ki ben bu gece eğlenecek bir sebep bulamadım. Dostlara sohbete gittim; acıdan, sıkıntıdan, öfkeden başka bir söz diyemedim. 2012 de neymiş, saatim iki dakika geriymiş, geri sayımdan önce kendimi "yeni yıla girmiş" buluverdim. Yine de dans edelim, şarkı söyleyelim ama bu gece benim için eğlenmeye bahane olmaya yetmedi. 2011'den daha kötü ne olabilir ki diye bir soru sorasım geliyor, cevaptan korkuyorum. Bu gece ben bile naifliğin huzurlu, hüznü neşeye boğan alanına giremiyorsam düşlerim kabusa dönmüş demektir. Yaptıklarımızı, yazdıklarımızı, söylediklerimizi, hatta düşündüklerimizi bastıranların eli düşlerimize, hislerimize kadar uzanmış demektir. Gece tek başıma uzandığım yatakta gördüğüm rüyada bile arkadaşlarımı tutuklayabilirken ertesi gün tüm yüzsüzlüğüyle beni yurdun dört bir yanında yılbaşı kutlamalarına davet eden yaratıktan çığlıklarla bile kaçamıyor oluşum benim için bir şeylere boşvermeyi zorlaştırmakta. Çekinerek yeni bir rüyaya yatarken, kimsenin eğlencesine çomak sokmak ve kimseyi suçlu hissettirmek gibi bir niyetim olmadığını belirtmek istiyorum. Sadece kendimi bildim bileli, çok da çaba sarf etmeden, içimde duyumsadığım umudu son bir kaç gündür tüm arayışlarıma rağmen bulamadığımın tedirgin bir itirafı bu yazı... Kaybettiğimi düşünmek istemiyorum, çıkar bir yerlerden herhalde. "Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda" dizesine inancım azaladursun aynı şiirin içinde bir yerlerde ellerim aranıyor hala, "şu aranıp duran ellerimi tut, göğe bakalım".


Sıra Göller

Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak

Yeni bir afyon bulacaksın kendine.

İşte o zaman beni unutma,

Şairini, onun şiir yazan ellerini,

İçine dizilen sıra gölleri,

Kendi kendine konuştuğun seni,

Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.

Zakkumların arasından bir şehre gireceksin,

Aşk şiirleri, tabiat şiirleri, tarih şiirleri düşünerek

Bir dinamit yapacaksın kendine.

Korkma, ateşle onu.

Öldürecek nice balıklar vardır sularında,

Patlamayla dirilecek nice balıklar vardır.

İşte o zaman an beni, yaşa beni,

İşte o zaman unutma beni.

Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,

Onların tohumunu havaya savurarak

Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,

Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu.

İşte o zaman an beni, yaşa beni,

Kıyılarda bile boğulan seni,

Bir saz kuşu olarak gezinen hayaletini,

Çeliğinden kemik oyan gövdeni.

İçinde bir kaçakçı yaşar senin,

Kayıkla dolaşır göllerinde,

Beynine tabanca ve şiir satar,

O kaçakçının bakışını sakın unutma.

Ülkü Tamer

bu en uzun aralık bu

aralık ayının sonlarına doğru
kış mevsiminden içeri buyrun
orada iki kat çorap giydirmek üzere eşiğin yanında sizi bekliyorum
üşüyüp üşümediğinizi uyandıkça kontrol edeceğim
duvarla aranızda yorgan olmalı
böylece hayatta kendime bir amaç ediniyorum
keyfime diyecek olmuyor
bir de kadife pantolon
her yıl bir tane alıyorum
bu yılki kırmızı, oysa yeşil olmasını isterdim
dünyada çok fazla kedi var.
bu en uzun aralık bu.
kedimi terkettim, beni starbaksta bir sabah kara bir kedi öptü
metafor değil sahiden
ama sen gel de burdan başka bir şey anlama
anlama işte!
kedimizi kutsallaştırmayalım
ama
ne çok ama diyorum
dememem lazım
anılarımızı altalta yazıp dize formuna sokunca şiir olmuyo biliyorum
bi kere içinde starbaks geçen şiir mi olur lan
ama bu en uzun aralık benim gördüğüm
en güzel olmaması içinse
kabul etmeye yeltenmemem dışında hiç bir sebep yok
hiçbir bitişik mi yazılıyor?
yaz gelse karpuz yesek ve gene böyle olsa herşey
şey daima ayrı yazılıyor

24 Aralık 2011 Cumartesi

doğum fotoğrafçılığı

bütün sevimli kadınları bir yerde toplayıp hepsini birden ateşe veresim var.

bu kadar iki yüzlü olmaya katlanamıyorum.
doğum fotoğrafçılığı yapabilen bir insan sevimli falan olamaz.
hele o "ilk an"ı fotoğraflayabilen başarılı kadın, asla...

mesele biraz kan ve vücuttan çıkan bir takım maddelerin çok daha ötesinde.
doğmak denen şey bu kadar kolay karşılanmamalı.
o anda,
ölümle hayat arasında ki o ilk karede bu denli soğuk kanlı olup deklanşöre basabilen...
nasıl yaşayabiliyor hala?

ben..
ben dolmuşta yanımda oturan kadın memesini çıkarıp çocuğunu emzirdiğinde bile intihardan intihara sürüklenirken, yeni bir şeyin dünyaya gelmesini, yaşamaya başlamasını, nefes almasını, onun da tıpkı bizim gibi bir insan olmasını, daha bu kadar küçük, en amiyane tabirle herşeyin bu kadar başında olmasını, en sonunda onunda ölecek olduğunu bildiği halde, annebabavelanetgelsinonlarakigeriyekalantümhısımakraba bakıp bakıp mutlu olsun diye....fotoğraflayacak, o küçük yaratığın bedenini sözüm ona ölümsüzleştirecek leş yiyici, güyya hayatını devam ettirebilmek, kendini "support" edebilmek için, bunca acıyı yok sayabilen kadınlar...
biyolojik olarak kanıtlanmış doğurganlık özelliğimi üzerinizde parçalamak istiyorum.

..................................

ben bir kere öldüm sevgilim.
yanımda sen vardın.
her 50 sn. bir çalkalamamız gereken anılarımız vardı çantamızda.

ama biliyorum.
bir daha ki sefere, ben de diğer tüm insanlar gibi yapayalnız öleceğim.


2 Aralık 2011 Cuma

mandalinanın hayatımızdaki yeri
biz arkadaşlarla işin içerisinden çıkamadık, sonra oturup meyve soyduk. evet deniz bize bugün teklif etmişti ama ben almamıştım şimdi ne değişti ve buraya nereden geldik bu sorunun cevabı o kadar uzun ki daha düşünmeyi bitiremedim.
ki gözlerimin ne renk olduğundan size ne.
tehlikenin farkında mısınız?
her şeyi belli sıralarla yaşamak bana doğru zamanlama yapmışım gibi değil de bir kurgunun bir neslin ürünüymüşüm gibi hissettiriyor. bireysel siyasi pozisyonlar tarihimizden bahsediyorum.
asi ergenlikten inançlı mücadeleye ardından da kaybetmeye doğru uzanan "kayıp 80 sonrası kuşak" oluşumuza kadar da vardırmıyorum ama, tamam.
bireysel siyasi pozisyonlar tarihi diye bir zincirleme isim tamlaması oluşturmuş olmanın hazzını üç saniye kadar yaşadım.
bugün bir çok insana gülümsedim.
siyasi pozisyonlarımızın özel alanımızdan bağımsız olmadığını hatta özel alanın olmadığını söylemeye nedense gerek duymadım.
güven inşası benim en zayıf olduğum yan ama gündelik hayatta bunu hiç belli etmeden yaşıyorum. belli etmeye etmeye kendim de unutur oldum.
bütün bu olanlarda midemi bulandıran bir şeyler var.
bir imaj yaratıp ona inanmak ve onun arkasından gitmenin sana iyi gelmesi iyi, o imajı üzerine yapıştırdığın gerçeklikle örtüşmeyince ise olanlar oluyor.
ne yazık ki.
o farkına varış halinde çabalamak ve imajdan vazgeçip gerçeğiyle idare etmekse
açıkçası biraz gereksiz geliyor
içimizdeki enerjiyi başka bir alanda başka bir şeye dönüştürme fikrine ise hep saygıyla yaklaştım.
kendi üzerimde denediğimde orantısız kadın figürleri ve çatlamaya hazır kaselerle yüzleştim ki bu kaseler eğer benim içimdekinin dışa vurulmuş haliyse bana lanet olsun.
sanatçı kişiliğim olmadığına göre ben de her şeye üst anlamlar yükleyerek bir yerinden politize etme ve onları bir "case study" tadında yaşamaya meylettim.
bu meyledişin ortaya çıkardığı sonuç ise bir kat daha yabancılaşma oldu-
şimdi ise nazan öncel yetiyor teorilerime referans vermek için
bugün akşam olduğunda saat daha öğlendi
ve benim ne çok şeyden ne çok bahsetmeye gereğim varken
en olmadık yerlerden giriyorum lafa
30.11.