29 Haziran 2011 Çarşamba

ne mi istiyorum?

gece öyle güzel ki. yok dedim ben bugün bir şey yazmalıyım dedim. ne dert ne tasa, ne de komikli bir kadınlık hali mevcut bünyede. dert tasa yok dediysek. en son lisedeyken uykuma ara verip bu kadar çok telefonumun ekranına bakmıştım. fakat bu benim için bir dert tasa değil bir onurdur. (yani lisede bi tarafımdan açığı görünce pırt diye kaçıveren o kelebeklerin mideye geri dönmesi.)
evet hakikaten ne zaman ki o kapı açıldı işte o zaman kelebek, böcek, çiçek gibi ayrıntıların bir ehemmiyeti kalmadı, sevmek denen ruh halinin dokunmak denen eylemle buluşmasında bir art niyet bir acelecilik bir kendini bulamama hali zühur etti. bunu farkettiğim iyi oldu ben bunun üzerine giderim, iyi yanlarının hakkını vermeyi ihmal etmeden giderim, et ete iken değememek neymiş şöyle bir kurcalarım ama bu gece hiç niyetim değil. zaten ne hacet, kelebek midemde şu an. çıktığı yolu kullanmış olsa gerek. daha rahat geldiği kesin.
fakat nereden geldi ve daha da önemlisi nasıl geldi? işte bunun cevabını hiç bir zaman hiç bir sözcükle veremeyecek olmanın beni içerden içerden dürtmesi; mesela söz konusu durumu somut olarak düşünseniz dürten şey gaz filan olsa sonucunun geğirmek  olacağı gibi, geğirirmişçesine havada anlamsız sözcükler sarf etmeye zorluyor.
sanırım çabam bununla da kısıtlı değil. hava öyle güzel ki. görece güzel bir yerde yüksek yerlerden uzaklara bakmalıyım. denizden esintiler ve kokular gelmeli. ay denizin üzerinden gitmemeli, ben bir çerçevem olsa onu duvarın neresine koyarsam ay da gökyüzünde öyle bir yerde durmalı, rüzgar bu duruma bozulmalı ve biraz daha esmeli. ben üzerime ince şallar almalıyım, rüzgarı okşamalıyım. işte bütün çabam bu. ne istiyorsun deseniz iki eksik bir fazla bunu istiyorum. derim.
iki eksik kısmıyla da, birilerinin gözlerine bakayım, hanımlar ve beyler siz beni niçin bu kadar mutlu ediyorsunuz diye sorayım istiyorum. kalabalık sakar ve özensiz insanlar topluluğuna gülümseyerek bakayım. şalımın altına siz de gelin beraber bakalım. siz mutlu ediciler.
bazen bazı şeyleri fazlaca düşünmek ne kadar güzelse o kadar az konuşmak gerekir desin biriniz ama bunu da konuşmayarak desin ve ben nadir de olsa yaptığım gibi bunu anlayayım. biraz susayım. bu bize garip geldiği için hüzünlenelim.
e hatta fazlaca düşünmeye bile gerek olmasın ki o zaman. sadece bakalım, gülümseyelim ve gene bakalım. dokunmaya da çok gerek kalmasın çünkü aynı rüzgarı okşuyoruz ve o giderek uysallaşmıyor mu?
bütün bunların bir yerinde her insanın kendisini ya yeterince iyi ya da yeterince kötü hissettiğinde olduğu kadar dürüst olasımız gelsin ve artık yeni bir şey düşünmeye ve söylemeye gerek kalmadığı için eskiden dediklerimize dair yeni anlamlar bulalım.
gece o kadar güzel ki bana nasıl düşünmeden konuşma cesaretini veriyorsa söylediklerimin hesabını yapıp bir ksımını geri alma gücünü de veriyor. diyeyim.
çünkü burası çok uzak ve burada kimse bizi bulamaz. öyleyse tıpkı filmlerde gözden çok uzak yerlerde insanlrın çıplak yüzdüklerini gösterdikleri gibi burada sözcüklerimizi soyabiliriz. altından ne çıkacak? benimkinin altında kelebek var. kaçmasını istemiyorum, ilk kaçtığındaki gibi en ufak bir ışıkta yine kaçabilir, ki o zaman her şey yine de sıradan olur. siz insanlar, benim sözcüğümün altındaki kelebekleri bilip bilmediğinizden benim haberim olmasın. bazen bildiğinize inanıp sevineyim.
 hiç bilmediğinizi ve anlamadığınızı düşündüğüm anlarda ise. daha çok konuştukça daha da anlaşılmaz olmanın paniğiyle. tıpkı şu anki gibi. güzel geceleri mahvedeyim.
rüzgar giderek ısınsın, aynı anda hepimize değdiği için bizim değmemize hiç gerek kalmadan uyumalıyız. uykular da başka bir değme biçimi olarak kendilerini yeniden ve daha güzel ortaya çıkardıklarından ya da sadece ihtiyacımız olduğundan göz kapaklarımızı esir alsın. ve bu iki seçenek de tıpkı kelebek mevzusu gibi bir muamma olarak kalsın.
uyandığımızda her şey ta en başından başlayacak, çünkü uykunun bir de sıfırlayıcı özelliği var. uyumadan önceki o son aşamaya dönmek için bütün basamakları yeniden aşmak gerek. ve bu bazen mevsimler sürebilir.
hala beceremeyenleriniz bir sonraki en uzun günü bekleyin.
şimdi yükseklerden alçaklara inelim, mutlu ediciler, kısa süren susmalarımın ardından gelen uzun laflarımın edebi mi yoksa saçma mı olduğu sizi alakadar etmeyene kadar aşağıya. orada uyumak için sote yerler var. benim içinse en azından bu güzel geceye bir kaç laf söylemek yanıma kar kalıyor. kar yağıyor. kar kalkıyor, kartal sarkıyor. üstelik!

19 Haziran 2011 Pazar

İ-ççe-lişki


Seninle çok mutluyum diyorsun,
Hep bir şeyler diyorsun hatta.
Şu şöyle olamaz mı ve bu böyle olamaz mı?
Bence her şey senin dediğin gibi olur.
Teslimiyet değil ki bu.
Yaralarım da gücüm de ortada, gerek yok fazlasına.
Senin ve benim dediklerim, bütün ırmakların okyanusta birbirinde karışması kadar
Uzun da sürse
Hep aynı sonuca gider.
Keşke tek derdim yemeğe fazla yağ koymana kızıp çok lezzetli olduğunu görmek olsaydı.
Mağlubiyet değil ki bu.
Okunuyor yüzümden.
Görev bilinci aşktan daha yakın. Varoluşuma.
Ben birşeye varoluşsal dediysem egzistansiyel demek komik geldiğindendir,
Bir de benliğim falan dediysem mesele baya karışık.
Belki sözlüklerimize geri inmeliydik.
Vapura binseydik seninle, bilmediğimiz evler tanımadığımız kuşlar geçseydik.
Anneannemle dedemin kışlık turşu, tarhana, salça planlamasına benzeyeceğimiz yerde.
Tarlalarda kır çiçekleri olmuş diz boyu.
Bizim vaktimiz yok görmeye ve sevmeye.
Kronik bir sırt ağrısı.
Birbirimiz başta, birbirimiz hariç,
Her şeye bağımlı olmasaydık senle.
Şu şöyle ve bu da böyle olsa, senin dediğin gibi.
Mutluyuz desen mutlu olsak.
Giysilerimin dolabındaki dizilişi gibi muntazam
Bir mutluluk.
Yüzüme bak. Bir kez de bu kadar uzaktan.
Ben yorgunluktan ve televizyondan, ve sucuklu yumurtadan ve bilgisayar oyunundan
Ayak ve bira kokusundan, temiz çamaşırdan, balkon kapısından ve giderek kısalan sevişmeden
Başka bir şey olsaydım.
Ne olurdum?
-“Benim mutsuzluğumun kaynağı yine bendedir, senin elinden ne gelir,
Ki zaten sen en iyisin.
Masalını anlatan bir nine.”
Beyaz sofra örtüleri ve güzel şaraplar, güzel çiçekler ve şarkılar. Masallarımızı süslesinler. Ki aynı reçeteyi yeniden yaz diye değil, doktor.
Belki aynı sebebi yeniden yakalasaydık ve bir hareketimize ilham olsaydı bile.
Mağduriyet değil ki bu.
Haydi sor. Ben ne yaptım değiştirmeye?
-“Kafese çok yakından bakarsan
Yalnızca bir tel görür, kuşun neden çıkamadığını anlamazsın.”
Kendimizi unuttuğumuz yerden yeniden başlasak.
Yeni bir ütü kadar güzel bir his bazen, yeni bir yazı yazmak.
19.06.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Düşe Yazdım

Uzun yaz riskli biraz

Ya okumazsan?

Kocaman yazdım gözlerine uysun diye

Ya kaçarsa aklın başka sahillere

Korkuyorum.

Uzun bu yaz-


Bir kısmı yazın,

hüzünlü anne şiirlerine

boş kovalarla koşar,

hepsini bir solukta okur bitiririm

Aradığını bulamayan yazara üzülür,

boş ovalardan,

hafifçe geri dönerim


Uzun yaz geliyor

Ben bugün size bedellerimi tanıtacağım,

hepsi birbirinden şiir

beddualarımı

Ben oraya gelene kadar

bekleyecek misiniz sahiden?

Hislerinizle oynamak değil niyetim,

niyetim merak,

sahiden beklentiyi kolay mı doğurmak?

Gördüm

Hislerinizle oynayamıyorum bile

Bir benim o ucuz plak

Cızırdayınca anneme benzeyen sesimle

Hasarlı, çatlak.

Gülerim o zaman

hüzünlü anne şiirlerine,

Zavallılığı(mı) intikamla doyurarak


Uzun yaz dedin

okurum, sevgilim.

Kocaman yazıyorum gözlerin gibi,

birazı senin olsun, birazı benim,

yazımızı paylaşalım.

Yazarım, sevgilim.

Gözlerinin çokluğunda ya ayakta duramazsam telaşındayım.

Ruhum bir yanıyor, bir soğuyor.

Seni tutmak zor

düşündüğüm yerde,

uzun bir yaz değilsin.

Sana benzeyen bir ömrü tutma telaşındayım,

gitme,

bir ara okurum deme.

Okumazsın,

yazmazsın.

Hayrını görmek istemiyorum uzun vadede.

Hayırları kolayca anlıyorum artık,

uzun uzun kandırıldığım gecelerde,

sağ olsunlar eğitildim.


Peşini bıraksam ilk uçurumdan düşeceksin sanıyorum.

Ardından da ben.

Sonra hiç kenarlara gitmediğini hatırlayarak uyanıyorum.

Yine ucuz kurtuldum.

O rüyalara her ziyaretimde,

hatta daha dün gece,

sırf sana benziyor diye,

hiç tanımadığım bir sıkıntıya terlediğimi bilirim.

İlgin alakan benle mi hala?

Tuhaf…

Beni sevdiğine nerdeyse inanır gibiyim,

kollarını sarıyorum vücuduma,

bir de beni başka şeylerle bölmeden düşündüğüne inanabilsem…

Uzun yaz geceleri çekilmiyor düşünmeden,

yazmadan.

Düşeyaz,

sevgilim.